Bundan 11 ay önce Sur'da yasak kalktığı gün, haberi aldığımda sevinçten ağladığım zaman her şey çok güzel olacak, geçti, zor oldu hatta çok çok zor oldu ama geçti diye düşünürken gerçekten umut doluydum. Yasak varken, 3 ayrı kontrol noktasından geçip Sur'a, Ulu Camii'nin önüne gidip kurşun seslerini dinlediğim ve hiç tanımadığım kadınlara sarılıp ağladığım, ilk defa gördüğüm yaşlı amcaların çayını içtiğim zamanlar zerre umudum yoktu. Orada umutsuzluğumla oturup sadece beklerken evlerini bırakıp göç etmiş teyzeler beni teselli ederdi. Umut çok başka bir şey, tükendiği zaman hayatın da, değerlerinde gözünüzde bir anlamı kalmıyor. En zor anlarımda bile umut edecek bir şey bulurken, o zamanlar umut kırıntısı bile yoktu. Buda beni zaman zaman ilaçlara zaman zaman çok uyumaya zaman zamanda hiç uyumadan çalışmaya sürüklüyordu. Çünkü sadece o zamanlar biraz da olsa acımı unutabiliyordum.
Benim için hayatımın en büyük travması Sur'dur. Çok derin yaralar bıraktı, hala geceleri uykumdan sıçrayarak uyanırım, çünkü her gün sabah ezanıyla Sur bombalanırdı. Geçen gün büroya giderken bir ses duydum, ses çok mu fazlaydı yoksa ben dalgındım diye mi öyle geldi bilmiyorum ama tam 1 sene öncesine gittim. Kriz anında kilitlenir kalırım ben, o anda öylece yolun ortasında durup ağlamaya başladım. Çünkü bir sene önceki çaresizliğimi yeniden hissettim. Yara kabuk bağlar, kapandı sanırsınız ama en ufak bir temasta sızlar ya, benimki de öyle..
Şimdi dönüp baktığımda o süreçte beni yıpratan bir etmeninde insanlar olduğunu görüyorum. Sürekli eleştiri, sürekli bir yorum yapma hevesiyle yanıp tutuştu çevremdekiler. Sur sende takıntı oldu diyenler, artık yeter üzülme abartıyorsun diyenler, bilip bilmeden eleştirenler.. Acınla baş başa kalmana bile izin vermeyen bencil insanlar. Bu bölgede büyümüşseniz zaten yaşıtlarınız gibi şımarıklıklar yapmaya utanırsınız. Aşk acısı çekmeye, istediğin o ayakkabı tükendi diye naz yapmaya, saçın kötü kesildi diye kuaförüne trip atmaya utanırsın. O süreç zaten çok içe dönük geçti, kendi adıma. İnsanlardan soyutlandığım, gözümde hiçbir şeyin değerinin kalmadığı sancılı bir süreçti. İnsanları konuşturmamayı da o dönemde öğrendim zaten. Çünkü kendi kabuğuna çekilip acınla baş başa kalmak istiyorsun, ama sürekli dışardan dürtüklemeye çalışıyorlar.
Geçti demek zor, çünkü geçmedi. En azından hafifledi diyebiliyorum artık. Hala çok stresliyken ya da canım sıkkınken Sur'a kaçıp sığınmak istiyorum, o taşlar çok dinledi beni, o sokaklar sınav stresimi de, mezuniyet heyecanımı da paylaştı. En mutlu olduğum zaman da oraya koştum, en kötü zamanımda da oraya koştum ben. En sevdiğiniz, her şeyinizi bilen, her anınızı paylaşan dostunuz hastalanır ya, o size çok şey yapmıştır ama sizin ona yapacak bir şeyiniz yok diye çaresiz hissedersiniz. Yasak sürecinde öyleydi işte, benim dostum, hayat arkadaşım gözümün önünde hızla tükenirken benim ona yapabileceğim hiçbir şey yoktu.
Ben, Sur sürecinde çok umutsuz, çaresiz olduğumu düşündüm 1 senedir, ama hep şunu da sordum kendime insan hiç umudu yokken yaşayamaz, o süreci nasıl atlattım peki? Dün 1 sene önce yazdığım bir maili gördüm, şu cümleyi okuduğum an anladım ki aslında hala umudum varmış ki o diri tutmuş beni, o süreci atlatmak için psikologa gitmem bile umudumdan geliyormuş. '' ''Belki de surdaki yasak kalkarsa burada kalmaya devam ederim, oranın yeniden inşası için. Hiçbir şey bıraktığın gibi değil, ne bu şehir ne bu insanlar. Herkes öyle öfkeli ki. Yüzü gülen o amcalardan eser yok. Sokaklarda oynayan o çocuklardan eser yok. Umarım her şey bir an önce düzelir.''
Şimdi olduğum yere bakıyorum, tam da olmak istediğim yerdeyim. Hasta arkadaşımın yaralarını sarıyorum, kendi sıkıntılarımı anlatıp onu daha fazla yormak istemesem de o çok iyi bir dost, canımın sıkkın olduğunu anlayıp hemen ferahlatabiliyor içimi.
Küçükken ateşli olduğum zamanlarda geceleri hep aynı rüyayı görürdüm, kocaman, sınırsız bir dama deseni üzerinde ben ufacık bir böceğim ve geziyorum. İşte bu anı 2 gün önce yasaklı yerlere girdiğimde tekrar hissettim. Bir sokak vardı, (İç kurşunlu sokak) oranın dokusunu, renklerini çok seviyorum her gittiğimde de aynı yerden aynı açıyla fotoğrafını çektim, çekmeye de sonbaharda başladığım için, baharın gelmesiyle de orayı fotoğraflamak için gerçekten heyecanlıydım. Sokağa girdim, sanıyorum ki bıraktığım gibi, hatta yeşillenmiş, güneş batıyor diye daha güzel olmuş.. Ama bir baktım YOK. Önce inanamadım, hızlı hızlı düşünüyorum acaba burası mıydı diye, evet orası ama sokak yok. İşte tam o an, Suriçi o dama deseni, ben üzerinde ki o böceğim yani o koca desenin üzerinde bir hiçim aslında. Bunu öylesine hissettim ki, çaresizlik, umutsuzluk, n'olucak şimdi bakışı..
Bir şeyler yapmalıyım, en sevdiğim şey bu denli hızla tükenirken durup izleyemem. Her şey hızla yok oluyor ve en kötü yanı da 1 ay önce fotoğrafladığım sokağı ben bile unutuyorum. Hafızamdan siliniyor. Ama daha çocuklarıma, çocuklarınıza anlatacağım anılarım olacaktı oysa. O an tek düşündüğüm şey, artık olmayan o sokağın fotoğrafını nerede durup çekiyordum. Düşünüyorum düşünüyorum dümdüz olduğu için anımsayamıyorum. Anımsasam dostumun uzattığı o deniz simidine tutunacağım ve kafamdaki karışık cümlelerin içinde boğulmaktan kurtulacağım ama yok bir türlü aklıma gelmiyor. Aynı nokta olmasa da sokağı fotoğrafladım. Ve o an kendime bir söz verdim, 6 aydır fotoğrafladığım tüm fotoğrafları bilgisayar ortamında saklamak yerine, baskılarını alıp bazen küçük notlarla bazen de uzun yazılarımla arşivleyeceğim. Ben bile bu denli unuturken, kentin hafızasının yok oluşuna tanık olup başkalarına hiçbir iz bırakmamak bencillik olur. Bu yeni projem içinde kendime bol sabır diliyorum ve dostumunda daha dirençli olup en azından yıkım süresinin daha yavaş olmasını..
Kendi iç savaşınızı sonlandırdığınız ve huzur bulduğunuz harika bir pazar olsun! :)
(SAVAŞTAN SONRA)
(YIKIMDAN SONRA)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder